Başladık mı 2016'ya?

Tatil ardından yazısı olacaktır bu. Bazen hüzün bazen sevinç, yer yer umut yer yer karamsarlık içeren...

Hazır mıyız?


Türkiye'de upuzun bir tatil yaptık biz. Sağolsun Avrupa ülkeleri Noel kutladığından, kış ortası ailemizle doya doya hatta vıcık vıcık günler ve geceler geçirmemizi sağlıyor. Fakat öyle çok kendimizden uzaklaşıyoruz ki, arada bir 'pijama, terlik ve o ses türkiye' modunda evden çıkmaya bile üşendiğimiz günler oluyor. Şaka şaka, hazır çocukları bırakacak birilerini bulmuşken benim evde oturduğum pek olmadı; ama eşim öyle bir moda bürünmedi desem yalan olur.

Çocuklar önce yol yorgunluğu ile oradan oraya savruluyor. Ardından tam evi benimseyip uyku düzeni oturuyor ki, pat diye kalkıp başka bir eve yerleşiyoruz. Bahsetmiştim akraba evlerinde çocukların uyku düzeni ile ilgili yazımda.

Beliz de Alaz gibi Türkiye'de yürüdü! 

Neyse ki, Beliz en fazla 3 gün - 2 gece dayanabildi uykusuzluğa. Hani bir ara Bağdat Caddesi'nde aşağı-yukarı turlayan pusetli bir kadın gördüyseniz işte o bendim. Sağolsun T.C. Belediyeleri sokak aralarına kaldırım demeye bin şahit bir şeyler yapıyor. Cadde'deki taşları oynak ve farklı yükseklikteki esas kaldırımlar sayesinde Beliz iyice sersem oldu da uyudu.

Çocukların yemek düzeni ortalamanın altında ve üstünde gitti hep. Alaz cebren ve hile ile yedirilirken, Beliz'e oyun, televizyon, şarkı işlemiyordu. Yerse dana gibi yiyor, yemezse de ağzını açmıyordu. Bu sebeple anneanne ve babaanne er ya da geç bu huyunu kabullenmek zorunda kaldılar.

Mandalina ve oyun hamuru

Ha yemek konusunda 'köfte' olayı var Türkiye'de. Hani çocuklar köfte makarna sever. Bizim Alaz köfte sevmez. Kim özene bezene çocuklara özel köfte hazırladıysa Alaz'ın yanıtı 'Öff gene mi köfte? Ben köfte hiç sevmem!' oluyordu. 'Ayıp oğlum hiç öyle denir mi? Bir tadına bak...' diye devam etsek de çocuk bu, içinden geçeni, pat söylüyordu. Beliz ve Alaz genelde aynı porsiyonda yediklerinden, herkesin gözüne her daim Alaz battı. Bunu normalde de bilen ve kabullenen biz bile, tatil ortasında etraftaki insanlardan etkilenip 'Yesene oğlum! Cık cık cık... Küçük kalacaksın' demeye ve yapmamamız gereken şeylerden biri, onu Beliz'le karşılaştırmaya başladık. Neyse eve dönünce, kendimize geldik! Hasar var mı? Olabilir... 'Beliz'i öldüreceğim' diye geziniyor evin içinde. Tabii bu ölüm, ölmek vs olaylarını da Türkiye'de bir şekilde duymuş. Her daim başında bekçi değildik ya...

Unutur umarım yakında...

Evet, 1 yaşındaki çocuğa havaalanında beklerken patates kızartması veren bendim!
Cezam neyse çekerim!

Aileden ayrılmak zor geldi hepimize. Ayaklarımız geri geri gidiyordu. Kar tatili, uçak iptali olsa falan dedik bir ara; ama olmadı. Gerçi uçak içinde 2 saat oturup beklemek oldukça can sıkıcıydı. Neyse ki ekran vardı ve kim bilir Alaz kaç film izledi?

Çocukların her tatil sonrasında geliştiklerini defalarca anlattım blogda. Bu kez yürüyerek eve dönen Beliz vardı örneğin. Alaz ise gördüklerinden, duyduklarından bilgisine bilgi kattı. Kelime ve oyun dağarcığı gelişti.

Kış tatili ardından eve dönmek, yaşadığın ülke tropik falan değilse tam bir bunalım. İngilizce'de de var 'holiday blues' terimi. Bana göre rengi mavi değil gri; çünkü hava kapalı, yağmurlu ve soğuk. Londra'ya dönünce de, Zürih'e dönünce de hep kötü hava karşılar bizi. Benim de evden çıkasım gelmez, Skype - Facetime ailelerle, arkadaşlarla konuşasım gelir falan. Çaresi var elbet. Yeni tatil planları. Hatta şimdi erken rezervasyon indirimleri de mevcutken, tam zamanı...

Caddebostan'da oyun parkı olan kafe

Öte yandan Türkiye'de Alaz'ı evden dışarı çıkarmak tam bir güç savaşıydı. Değil parka, kendi arkadaşlarının evlerine bile gitmek istemiyordu. Evde oturup lego yapmak ve çizgi film izlemekti derdi. Evet malesef çizgi film olayında da dozu aşmış olabiliriz. Her daim ya Beliz'e sataşmak, ya bizden sürekli birşeyler istemek halindeydi ve tek çare ekran olabiliyordu. Özellikle son hafta kar yağdığında...

Bahsettiğim karlı ve buzlu kaldırımlar

Ne yazık ki, arabaya binip bir yere gitmedikçe çocuklarınla kar topu oynayacağın yerler bile yok İstanbul'da. Eğer ki bir sitede yaşamıyorsan. Arabaya binmek ise imkansız. Taksi deseniz, onu farkettim hani eskiden lükstü; ama şimdi ortada binecek taksi bile yok. Her defasında 3-5 durağı aradığımız oldu. Otobüs duraklarında ise ne canlı bilgi var, ne de bilgi... Karlı günlerden birinde tek başıma üç saat yürüdüm neredeyse. Kaldırımlar ise çamur, su içinde ya da buz. Ne puset sürebilirsin, ne de çocuğu düşmeden şaşmadan eve sokabilirsin. Böyle bir şehir olmuş, yaşadığın yere de bağlı tabii... Bağdat Caddesi kaldırımları bile buzlu ve karlı iken, bilemiyorum diğer yerler nasıldı?

Bir de ne çok yeme-içme yeri açılmış! Pazartesi akşamları bile insanlar dışarıdaydı. Kafelerde boş masa yok. Türkiye'de olay, bir yere gidip oturma, yeme veya içme olayından ibaret olmuş. Tabii belki de kıştan dolayı; ama vapura binmemiz hariç ki orada da çay keyfi var, hep oturup yedik. Bu yüzden ekstra 3-5 kilo ile döndük. Yaşıtlarımız ise göbek bağlamış. Şaşırmadım; çünkü ben de orada yaşasam ben de öyle olurdum.

Karaköy'e çocukla gitme çılgınlığı

İstanbul'a gelmeden önce, hep, 'Şunu yapacağım, bunu göreceğim, şuraya gideceğim, onunla görüşeceğim' derim. Fakat her gidişimde bu dileklerimin %50'sini bile gerçekleştiremem. Gerilmeden dışarda vakit geçirmek zor ya da ben Avrupa'ya çok alışmışım. Tam şu an aklıma Pamela'nın İstanbul'u geldi şimdi:

İstanbul seni hapsetmiş, eski bir bandı kaydetmiş
Yüzlerce binlerce insan aman allah hep bu şarkıyı söylemiş
İstanbul seni kaybetmiş, ilaçlayıp berbat etmiş
Davul gibi gerilen derini aman allah, kimbilir kimler inletmiş
O kafe senin, bu kafe benim...

İstanbul'da yaşayanı, çocuk-bebek büyüteni tebrik ediyorum. Hayat gerçekten zor. Vapura binerken de, puseti sürecek kaldırım ararken de, tek başına kadın halinle akşam karanlığında Kadıköy'de yürürken de, zar-zor bulup bindiğin taksi kucağında bebek mi var, yanında çocuk mu var demeyip son sürat şerit değiştirme rekoru kırarken de, dışarıda çocuğuna birşey yedirirken sağlıklı mı güvenli mi diye düşünürken de, yerinden çıkmış kaldırım taşlarında ayağın tökezlerken de, telefonda veya mağazada kendi yaptığı işi bilmeyen insanlara meram anlatırken de,  hep zor...

Ama insan yine de seviyor... Özlüyor... Hele oğlu, 'Burada herkes Türkçe konuşuyor. Türkiye'ye taşınalım mı?' diye sormaya başlayınca, bir an kalakalıyor...

1 yorum :