İngiltere'de Ebeveynlik

Zürih’ten önce 8 senemizi Londra’da geçirdik. Alaz Londra’da doğdu. Kreşe gitti. Okula bile yazıldı; ama başlayamadı, İsviçre'ye taşındık.



İngiltere’de çok şey öğrendim. Hatta belki Türkiye ve İsviçre bilgilerimden kat be kat fazla. Eğitim sistemi örneğin ya da anne lügatı. İngiltere’de yaşayan veya taşınma planları olan birçok okuyucu arkadaş mesaj atıp, İngiltere'de çocuklu hayat ve okullar ile ilgili sorular soruyor. Sanıyorum ki bu yazım hepsine yardımcı olur...

Yabancı Dil
İngilizce bilmeyen yok artık; ama kaçımız konuşulanı anlıyoruz? Gerek hamilelik boyunca gerek Alaz’ın doğumu ardından birçok yeni kelime duydum ve öğrendim. İngilizce muhabbetlerde çok duyulan; ama sözlükte karşılığı başka şeyler olan… Hatta Amerikan İngilizcesi'nde bile olmayan…
Bub, konuşma dilinde bebek demek örneğin.
Pushchair, pram, buggy bebek arabası.
Dummy, emzik.
Jab, aşı demek ve İsviçre’de kullanınca bu kelimeyi anlamıyorlar doğal olarak.
Babygros, bebek tulumu; cot, bebek yatağı; wee wee ise çiş demek...

‘Being knackered’ çok kullanılan birşey anneler (babalar) arasında. Çok yorgunum manasında. Yaşlanmış, koşamayan atların bulunduğu yere knacker’s yard, denilirmiş. Oradan geldiği sanılmakta.

Arkadaşlık
Trafalgar Sq.'de bebek arabalı anneler geçidi
Yabancılar, genelde İngiliz olmayan yabancılar ile daha çabuk ve kolay arkadaş oluyorlar. Expat olarak gidiyorsanız, sorun değil. Uzun süreli kalmayı düşünüyorsanız İngiliz arkadaş bulmanız şart. Tabii bu hiç de kolay birşey değil. Amerikalılar daha ilk tanışmada birbirlerini kahveye davet ederler biz Türkler gibi. Ama ya İngilizler…

Öncelikle bir düzine ayak üstü muhabbet yapman gerek havadan sudan konuşulan. Ardından parkta bebek arabasıyla gezme ve kahve için bir yerde buluşma devresi gelir. Sonrasında öğle yemeği için sözleşirsin. Bu aşamadan sonra evde düzenlenen bir oyun grubuna, onu da başarıyla geçersen arkadaşlarını çağırdığı bir doğum günü partisine davet edilmen muhtemeldir.

Londra’ya ilk yerleştiğimizde iş dışında İngiliz arkadaşımız yoktu ilk birkaç sene. Gerçi Londra’daki kültür çeşitliliği sebebiyle diğer milletlerden birçok arkadaşımız oldu gidip geldiğimiz; Polonyalı, Alman, Romanyalı, Hollandalı, Bulgar, Güney Afrikalı, Amerikalı, Güney Amerikalı, Yunan, İspanyol, İtalyan, Fransız, Hintli, Macar, Rus ve elbette Türk. Ne zaman ki hamile kaldım, işte o zaman birçok İngiliz arkadaşım oldu. Üstelik doğumdan sonra evine davet edildiğim İngiliz arkadaş sayım da hızla arttı.

DIY (Do it Yourself)


Mr. Boya&Badana
Evi çocuklara uygun hale getirmeye childproofing deniyor. DIY, do it yourself, ise kendin yap manasında. İngiliz insanı, mortgage ile ev alır ve içini, tahta döşeme, mutfak dolabı yapma, boya-badana, banyo fayansı takma dahi işleri internette Youtube videoları izleyerek kendisi yapar. Hatta bu konuda televizyon programları bile var. Çünkü işçilik oldukça pahalı. Ayrıca bununla gurur duyuyorlar. Bakın muhabbete girmek için güzel bir nokta! Geri kalmadık, biz de yaptık; yerleri tahta döşedik, evi boyadık, bahçeyi düzenledik, daha sayamayacağım ne abuk subuk işler yaptık ilk evimizde. Neyse…

Çocuklar merdivenlerden düşmesin, köşelere kafayı çarpmasın, prize parmak sokmasın türü önlemleri de alır İngiliz milleti. Amerikalılar ise evi güven altına almak için uzman bir şirketle çalışırmış. Türkiye’de şimdiki durum nasıl? Eskiden 'Elleme o cam sehpayı, popona terliği yersin!' şeklindeydi.

Countryside veya Suburb Hayatı…
Türkçe karşılığına bakınca varoş, kenar mahalle terimi çıkıyor karşıma. Cık cık cık… Londra merkezinde ev paylaşan genç İngilizler, evlenmeye veya çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde, şehrin az veya çok uzağında, banliyö denilen ve Londra’nın kalbine trenle gidilen, bahçeli evleri, ufacık tefecik odaları olan mevkiiye taşınırlar.

Benim kuzucuğum camda beklermiş babasını!
Sokakta yan yana dizili bahçeli ve tuğla evlerden birinde yaşadık biz de. Komşularımız farklı milletlerden, renklerden, cinsiyetlerden ve yaşlardan oluşuyordu. Arabanın bagajını tamamen açık unutup gittik, evin anahtarını üzerinde bırakıp yattık hiç birşey olmadı o mahallede. Hafta sonları bahçeyle uğraşırken meraklı İngiliz yaşlılar soru yağmuruna tutarlardı. Hava güzelse arka bahçelerde barbekü yapılırdı. Bazen işin ucu kaçar sabah 3’lere dek müzikli partiler devam ederdi. Sonra polis gelirdi ve müzik biterdi. Royal Wedding veya yeni prens doğdu mu bak sen eğlenceye!…

Sınıf Farkı...
İngiltere’de herkes kendi sınıfının farkında; fakat bu genelde konuşulmaz. Sadece içkiliyken konusu geçer. Trenlerde bile hala sınıf (1st, 2nd class) ayrımı vardır. Asıl önemlisi kullanılan bazı kelimelerde gizli. Couch-a oturmak ve toilet sormak düşük sınıfı; sofa-ya oturmak veya loo-yu sormak daha yüksek sınıfı temsil eder.

Tabii biz, other white olarak, evet her belgede atalarının orijini sorulur, bu sınıf ayrımı dışındayız. Çocuklarımız ise oralı olacaktı. Bu sebeple Alaz’a okul seçerken İngilizce aksanı BBC aksanı gibi olsun diye az araştırıp uykusuz kalmadık. Ha ne oldu? Kalktık İsviçre’ye taşındık, şimdi oğlan köylü Almancası öğreniyor!

Böbürlenmek de Ne?
Böbür mü? O taşları kendi ellerimle dizdim, tuğlaları da!
Türkler kendi borularını öttürmeye bayılırlar. Destan niteliğinde balıkçı ve askerlik hikayeleri vardır. Her birimizin çocuğu üstün zekalıdır; 6 aylıkken kendi kendine yemek yemiş, şarkı söylemiş, bezi bırakmış, babasının gitarını çalmış ve hatta yürümüştür.

İngiltere’de ise insanlar kendi başarılarından ve üstün yeteneklerinden konuşmayı sevmez. Yani bu hoş karşılanmaz. Çocukları için dahi aşırı övgü içeren ifadeleri kullanmazlar. Belki de çocuk için en iyisi, omzuna yük binmez...

Negatif Kibarlık...
Bu, herkesin özeli kendine demek. Trende birini ağlıyor gördün, görmemezlikten gel. Sakın yardım etmeye kalkma, mendil falan verme. Hatta hızla uzaklaş.

Ya da birileri kavgaya tutuştu, kafanı çevirip sakın bakma, araya girme. Büyük ihtimalle içkilidirler ve az sonra sarılıp öpüşürler. İçki demişken...

İçki...


Büyük aşklar pub-da başlar!
Tgif kavramını (Thanks God it’s Friday! = Sağol Tanrım bugün Cuma!) Londra’da öğrendim. Cuma iş çıkışı pub önü kültürünü de. Gündüz iş yerinde yanından geçen ve yüzüne bakmayan insanlar, pub-da sana bira ısmarlayıp her türlü geyik muhabbetini yaparlar. Yaşasın, İngiliz arkadaşım oldu dersin; ama Pazartesi sabahı yanından geçerken selam bile vermez.

İngilizler çok içer, sünger gibi. İşin kötüsü hemen sarhoş da oluverirler öyle rakı içicileri gibi dayanıklı değillerdir. Evin bahçesinde kutlanan, çocukların doğum günü partilerinde bile ufak muhabbetler için 1-2 bira içmek şarttır. Nedeni;
1- Birbirini pek tanımayan insanlar biraraya gelmiştir. İçki buzları eritir...
2- Çocukların abuk-subuk davranışlarına karşı gülümseyip geçmek için içki gerekir.
3- Hafta sonudur. Yani o içki bir şekilde içilecektir.

İngiliz Stili
Okula giden çocukların %90’ı üniforma giyer. Disiplin için bunun gerektiğine inanırlar. Üstelik insanlar arasındaki sınıf ayrımını da kaldırır. Yetişkin erkekler, Türk erkeklerine göre daha renkli giyinir. Kadınlar da. İngilizler şık giyinirler; Primark, H&M, Next marka da olsa…

Kendileriyle dalga geçmeye de bayılırlar, demiş miydim?
Kışın trenden askılı bluzlarla indikleri gibi, yazın sıcağında da Ugg bot giyebilirler.  Oraya takılmayın.

Alışveriş çılgınlığı da yaparlar. Oxford Street'e her gittiğimde pişman olurdum kalabalıktan. Çok alışveriş yaparlar, çünkü her High Street'te, en az 3-5 charity shop, yani yardım derneği dükkanı, vardır. Kalp Vakfi, Kimsesiz Çocuklar, Yaşlılara Yardım vs gibi isimlerle. Önceki seneden kalan kıyafetleri, küçülenleri, hediye gelip kullanmadıkları eşyaları, oyuncakları paketleyip bu dükkanlara götürürler. Onlar da temizleyip, ütüleyip üzerine de makul bir fiyat koyup bunları satarlar. Kazancı da derneğe gider. Harika bir geri dönüşüm değil mi?

İngiliz Yemekleri
İngilizler’in yemekleri kötü, mutfağı berbat diye bilinir. Bir ara İngiltere’nin ulusal yemeği köri diye duymuştum. Halbuki tipik İngiliz mutfağı, pub yemeklerinden oluşur: Sunday Roast, Guiness pie, fish & chips, sosis & püre. Çocuklar da bayılır bunlara. Publar da dahil her restoranda çocuk menüsü vardır. Sosis yanında bezelye püresi, kavrulmuş fasülye veya haşlanmış lahana gibi sebzeler de gelir sağlıklı olsun diye.

Pub'da çocuk masası

Biz Londra’dayken kilo almıştık. Pub yemeklerini çok severim ve İsviçre'de özlerim. Yanında çeşit çeşit ale ile cider da… Yummy.

Hamilelik ve Bebek
İngiltere’de yabancı biri hamile göbeğinize dokunacak diye endişelenmenize gerek yok. Aynı şekilde bebeğe de dokunmazlar, belki uzaktan severler ancak. Birçok mağazada, restoranda, müzede aile odaları var; emzirmek, bez değiştirmek, süt ısıtmak/sağmak için. Ortalık yerde emzirmek çok yaygın. Parkta, trende, takside, istasyonda, kafede sorunsuzca emzirmişimdir Alaz’ı.

Doğum izni ise 6 ay ile 1 sene arasında. Yani emzirmek destekleniyor. Normal doğum da! Eğer ki sağlık açısından bir sorun yoksa direk normal doğuracaksınız, başka çare yok. Sezeryan doğurana 'Too posh to push' tanımını yakıştırırlar. Yani, ıkınmak için çok sosyetiksin...  Victoria Beckham'a da kısaca, posh derler zaten.

Aile
Saldım Southbank'a...
Aileye önem veriliyor, özellikle de Noel, Paskalya gibi zamanlarda bir araya geliyorlar. Yıllık izin normalde 20 iş günü. Bu sebeple ailecek tatile çıkmak çok önemli. Yılda birkaç kez bunu gerçekleştirirler.

Tatil için ailelerin tercihi genelde İspanya, Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye oluyor. Bu ülkeler ekonomik olduğundan. Tatillerini de en az 6 ay önceden planlarlar, hatta 1 sene önceden uçak biletini alan biliyorum. O yüzden biz Antalya’daki bir otele 10 binler verirken, onlar aynı otele binler verirler!

Babalar çocuk bakımında ve ev işlerinde oldukça aktif. Belki de en tepede kraliçe olduğundan! :) Anneler ise Türk annelere göre oldukça rahat. İlla ev yemeği yedireceğim çocuklarıma diye saçını süpürge etmez. Tren camını veya otobüs koltuğunu yalayan çocuklar, müzede - havaalanında yerlerde emekleyen bebekler görmek çok doğal.

Bu yazının İsviçre versiyonu da yakında...

3 yorum :

  1. Çok çok güzel bir yazı. Teşekkür ediyorum öncelikle. Geçtiğimiz aylarda 10 gün londra'da bulunduk. 3,5 yaşında kizimizla... Bayildik! parklarina,bahçelerine,müzelerine... insana,en çok da çocuğa duyulan saygıyı iliklerimize kadar hissettik doğrusu. Şimdi yatıp kalkıp yerleşme planları yapmaya çalışıyoruz :-) soracak çok sorum olacağından eminim, arada bir rahatsız edeceğim sizi :-) sevgiler. Yelda

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler...
      Kolay gelsin taşınma işleri zordur.
      Sevgiler...

      Sil
  2. Merhaba,
    Bloğumda Bergen ile ilgili yazdığınız yorum sayesinde tanımış oldum ben de bloğunuzu. İlginçtir bu yaz biz de İsviçre'ye Cenevre'ye yerleşiyoruz. Bu yüzden yazınızın İsviçre versiyonunu dört gözle bekliyor olacağım:)

    Sevgiler...
    Neler Çektim Neler

    YanıtlaSil