Keston, Ravensbourne Orman Gezintisi


İngiltere'de olmanın en güzel yanlarından biri yirmi dakika mesafede bile bir küçük orman bulabilmek.

O haftasonu şansımıza İngiltere'nin fırtınası-yağmuru-seli durmuştu, üstelik pırıl pırıl bir güneş vardı gökyüzünde. Önceden yürüyüş rotasının çıktısını almıştım. Eski usul haritaya da baktık ve elimizdeki termosta kahveler, Alaz'a kurabiyeler ve meyveler ile ormanın otoparkına vardık.

Bisiklet aşkı!
Wellies botları giymekle çok iyi yapmıştık. Her yer son haftanın bitmek bilmeyen yağmuru nedeniyle çamur ve su birikintileri içindeydi. Alaz iki tekerlekli denge bisikletine binmeye çalışıyordu ağaç kökleri ve çamurlar arasında. Ben ve babası bazen muhabbetle patikaları hızlı hızlı gidiyorduk; bir bakıyorduk Alaz çok geride kalmış. Özgürce takılıyordu ve bu özgürlük sanırım hoşuna da gidiyordu.


Küçük dereler görüyor, içine bulduğu ağaç dallarını atıyordu. Çakıl taşları doğal dere yatakları yapmıştı bazı yerlerde.

Elbette yolun 1/4'ünü tamamlamadan (tamamı 2.5 mil idi) Alaz yorulmaya başladı. Biraz daha yürüsün ve oyalansın diye yakalamaca-ebeleme tarzı oyunlarla oyaladık.

Yorgunum, hiç umrumda değilsiniz hali...
Geniş bir açıklığa geldik. Ormandaki ağaçların kesilmiş, dizi dizi odunlar olarak sıralandığı yerde bir ağaç kökü üzerinde Alaz'a güzel bir yer bulduk. Oturdu. Bir elinde suyu, diğerinde kurabiyesi enerji depoluyorduk ona. Neredeyse yerde bulduğumuz kestaneleri bile yiyecekti. Biz etrafında fır dönerken, onun yerinden kalkası yoktu, yorulmuştu belli ki. Ee kim diyor Pazar sabahı 6'da kalk diye ona?

Kestane kebap olmamışken
Bir süre sonra ikna çabalarımızla ayağa kalktı; ama babasının sırtına çıkmak istedi. Çizmeleri çamur içindeydi, bir kurabiye daha verip yavaş yavaş gideceğimizi, çocuk parkına yaklaştığımızı anlattık. Kısa bir süre sonra altından suların aktığı bir köprü üzerindeydik. Alaz'ın yorgunluğunu unutturdu bu güzel köprü. Kış günü bile güzeldi, kimbilir birkaç ay sonra baharda nasıl coşardı bu küçük nehir? Ağaçlar, bitki örtüsü, çiçekler, arılar, kurbağalar falan. Belki tavşan bile görebilirdik havalar ısındığında?

Kurabiyesine kıyamayıp balıklara ağaç dalı atan haylaz
Ağaçların arasında bir süre daha bisikletiyle gitti, sonra biraz babası ittirdi, biraz ben. Yanımızdan geçen köpek sahibi insanlarla selamlaşıyorduk. Köpekler genelde Alaz'ın boyunda olduğundan ürküyordu bizim oğlan. Yanına gelip bir güzel kokluyorlardı. Birkaç ay önce böyle bir durumda çığlık atmıştı; ama bu kez sessiz sessiz durup köpeklerin kendini koklamasına izin verdi. Tabii biz o sırada genelde köpeği okşuyor oluyorduk.


Geniş bir alana geldik. Mangal olayının kesinlikle yasak olduğu bu parklarda, piknik yapmak serbest. Biz gene önden önden giderken bir ara dönüp arkamıza baktığımızda Alaz bisikleti bırakmış, bize doğru yürüyordu. Ben ortada yeralan kocaman ağaca büyülenmiş gibi bakıyordum; baharda nasıl haşmetli olur acaba diye. Babası o arada Alaz'a bisikletini gidip alması için dil döküyordu. Sonra baktık ki almış bizim oğlan, bisikleti babasına verip beni sırtına al dedi. Yürüyüş rotasının henüz yarısını bile tamamlamamıştık; ama görülen o ki, Alaz'la birlikte ancak bu kadar yapabiliyorduk. Sırt çantasını almadığımız için pişman olduk; ama bisikleti, sırt çantası derken devemiz de yok yani eşyamızı taşısın, değil mi?

Bisikleti bıraktım, kendi gelsin...
Çamurlu çizmeleri çıkarıp kucakladı babası. Ben de bir elimde bisiklet diğerinde çamurlu küçük çizmeler onların arkasından ilerledim. Az ilerdeki oyun parkını görünce bacaklarını sevinçle sallamaya başladı. Anlaşılan pek de yorulmamıştı!

Orda bir park var uzakta...
Biraz parkta sallanıp kaydıktan sonra üç çocuklu bir ailenin 6. ferdi ufak köpeği sevdik, bu kez Alaz da okşadı miniği. "Sen de bu abi gibi olunca sana da köpek alabiliriz" dedik 8-9 yaşlarındaki tasmayı tutan çocuğu gösterip. Bu fikrim hoşuna gitti. Turun güneye ilerleyen kısmı yerine, otoparka doğru giden sokağa yönümüzü çevirdik. Aksi takdirde ne Alaz yürüyecekti ne de biz hava kararmadan tamamlayabilecektik o yolu. Bahçeli evler arasında bir İngiliz pub bulduk. Alaz "Karnım acıktı, gezmekte yemek yiyelim" dedi. Hem çocuk menüsü hem de arkasında kocaman bir çocuk bahçesi olan puba girdik. Olur da bir gün İngiltere'den ayrılmak zorunda kalırsam en çok publarını özleyeceğim kesin.

Tipik İngiliz countryside pubı
Kim demiş publar çocuk dostu değil diye?
Yemek ve biraz da bahçede oyun ardından arabaya dek yarış yaptık. Bir ara çamurlara dalmasın diye kucağıma aldım; başını omzuma dayadı. Az daha yürüsem uyuyacaktı. Arabaya biner binmez de önce güneşten şikayet etti, birkaç dakika sonra uyumuştu bile.

Birkaç yüzyıllık suyu akmayan çeşme.

Temiz hava, bol güneş...

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder